Türkçü Dergi, Dergimiz Fikrimizdir!
 
AYRILIKÇILIKLA MÜCADELEDE YANILSAMALAR /OĞUZHAN BAY Tarih: 22-12-2014

Türkiye’de Ekim ayında yurt çapında Kürtçü çevrelerin kanalize ettiği olaylar hakim zümrede bir tepkiden çok, büyük bir şaşkınlık yarattı. Özellikle hükümete yakın olan çevreyle birlikte çözüm sürecine, Türkiyelileşme sloganına taraftar olan kesimler hayal kırıklığı yaşadılar. 2009 yılının ortalarından itibaren yoğun olarak sürdürülen süreç sonrası gelinen noktada, verilen reaksiyonların karakterinin değişmediği görülmektedir. Hükümetin kendi iktidarı için büyük riskler taşıyan adımları bile attığı bu süreç içinde büyük bir çaba sarf edilmiştir. Medya ile beraber kamuoyunda belirli amaçlar doğrultusunda gayet başarılı bir atmosfer yaratılmıştır. Dil, temsil, hukuk, tanınma (recognition) ve tarihsel tazminler konusunda önemli adımlar atılmıştır. Gel gelelim gelinen noktada kayıtsızlık ve hatta anlayışsız bir pazarlık tutumu, yukarıda belirttiğimiz çevrelerin mantığına sığmayan, kağıt üzerindeki çözümleri alt üst eden bir kriz oldu.

2014 Ekim’inden önce de kronikleşerek nükseden ayrılıkçı krizler çözüm sürecinin demokratikleşme, merkeziliğin gevşetilmesi, anayasal hak ve hürriyetler, kimliksel tanınma, kimliğin devlet tarafından korumaya alınması, bölgesel imtiyaz, geçmişle hesaplaşma gibi çözüm reçetelerinin daha da radikalleşmesine yol açtı. Çözüm süreci her şeyden önce terör sorununu ayrılıkçılık (bölücülük, seperatism ve sair) sorununun daima önünde tutmuştur. Oy kaygısı olan iktidarın çözüm sürecinde atacağı adımların meşruiyetini terörün bitmesi oluşturacaktır. Terörün sadece ayrılıkçılığın, pek de istenmeyen ancak en ucuz propagandist, aracı olduğu göz ardı edilerek sorunun önceliği kamuoyuna terör olarak yansıtıldı. İkinci olarak ise ayrılıkçılık ve terörün bir Kürt nüfusunun birden bire içinden çıkardığı krizler değil Türkiye’nin bugüne kadarki antidemokratik, merkezci, inkarcı, üniter, tarihi tazminlerden uzak ve ilkel dünya görüşüne karşı çıkan reaksiyoner tutumlar olarak yorumlandı. Tüm bunları alt alta sıraladığımızda çözüm sürecinin akillerinin iman ettiği bir takım formüller belirmektedir. Yukarıda zikrettiğimiz reçeteler güya Türkiyelileşmenin önünü açacak ve ayrılıkçılığın esamesi okunmayacaktır. Buna göre sorun Kürtçülük değil Türkiye’nin zorla Kürtleri ayrılıkçılığa yöneltmesidir. Kürtler aslında gerekilen ortam yaratılırsa Türkiyelileşeceklerdir. Bu şüphe dahi duyulmayan reçeteler birer birer uygulamaya konulurken son Ekim (kobani) olayları ile beraber çıkan krizlerde çözümün yolu değil kararlılığı tartışılmaktadır. Her olaydan sonra kararlılık açıklaması yapan hükümet gidiş yolundan hiçbir şüphe duymamaktadır. Kürtçü çevreler de kararlılığın yetersiz olduğunu ve samimi bulmadıklarını dile getirmektedirler. Eninde sonunda demokratik sorunun çözümü ile Batı demokrasileri kadar özgürlükçü, çokkültürcü, federalizme kayan bir anayasa ile Türkiye’de ayrılıkçı hareketlerin ortaya çıkmayacağı imanı vardır.

Gel gelelim aşağıda genişçe açacağımız gibi bu bakış çokça iyimser ve gerçekliklere göz yuman bir tezdir. Aşağıda sürecin fikri dayanaklarına yapacağımız eleştiride Batı demokrasilerindeki ayrılıkçı hareketlerin ve ayrılıkçı terörün örnekleriyle devam edecek ve üzerinde düşünülmesi gereken çözümleri sunacağız.

Quebec ve Kürt Hareketi

ETA ve PKK Her ayrılıkçı hareket güçlü bir ajitasyon propagandasıyla itici güç bulur. Kendi halkına yapılan zulümler, insan hakları ihlalleri, anayasal eşitsizlikler, kandırılmışlık vs. Ayrılıkçı hareketler kendi bağımsızlık hedeflerini adeta unuturlar ve 7/24 itici gücünü sağlamak için –neden ayrılıkçı olduk?- sorusunu suçlayıcı cevaplarla süslerler. Gel gelelim tüm bu yaygaranın tek bir nedeni vardır: Egemenlik. Ayrılıkçı hareketlerin koşulları, ajitasyonları ve içinde bulundukları devlet her ne kadar farklı olursa olsun benzer nihai hedefleri vardır. Bu egemenlik, müddeinin sıkletine göre değişir. Tam bağımsızlık, özerklik, asimetrik federal bölge gibi çeşitli iddiaları vardır. Görüldüğü gibi onların çözümden nihai istekleri, bireysel hak ve özgürlüklerden çok kolektif bir egemenlik ve özerkliktir. Genellikle ayrılıkçı hareketler düşünülürken hakim devletin gayet katı, homojen bir üniter devlet politikası güttüğü, anayasada eşitsizlikler yahud inkarın bulunduğu, dil ve kimliksel her türlü hakkın bireyden mahrum bırakıldığı ülkelerden biri olduğu farz edilir. Böyle bir durumda ayrılıkçı hareketin ve hatta ‘maalesef’ ayrılıkçı terörün ortaya çıkması gayet tabiidir. Gel gelelim Batı dünyasının üniter dahi olmayan federal-çokkültürcü demokrasi şahikalarında dahi ayrılıkçı hareketlerin hatta ayrılıkçı terörün ortaya çıkması kafalarda karışıklık yaratmaktadır. Fransızcayı resmi dil olarak tanıyan çokkültürcülüğün babası demokrasi makinası Kanada’da Quebec milliyetçiliğinin yılmazlığı, federal her türlü hak verilen milli marşında faşiklik olur diye söz bile geçmeyen Franko sonrası İspanya’da ETA terörü nasıl olur?

İşte bu noktada Türkiye’de yaratılması planlanan ideal düzenin, ayrılıkçılığın ve terörün tek devası olduğu yanılsaması ortaya çıkmaktadır. Quebec Fransızları bir yana Basklar bir zamanlar ciddi baskıya maruz kalmışlardır. Franko dönemi sonrası İspanya içinde kimliklerinden dillerine otonom bölgelerinden bölge meclislerine bir devletin kendisine sağlayabileceği her türlü haklardan faydalanmışlardır. Egemenlik aşkı ise ayrılıkçılığı önlemek karşısında sarf edilen tüm çabaları ‘anlamsız’ bulmaktadır. Gel gelelim bu tür demokratik ülkelerin ayrılıkçı hareketleri dünya tarafından itici görülür. Bask milliyetçiliği kendi halkının ajitasyonunu bu sefer egemenlik hakkına dayandırır. Dünya ise yine de Sırpların kestiği Kosovalılara verdiği desteği kamuoyu duyarlılığını Basklara göstermez. Bununla beraber Bask milliyetçiliğinin sesini duyurma sorunu oluşur. Bu da bizi ETA terörüne götürür. Yani İspanya’da dahi terörün kalıntıları durmaktayken Katalanlar bağımsızlık için referandum peşindeyken, Türkiye’deki ayrılıkçılıkla mücadelede tek yanlı bakışların sanılanın aksine ne kadar şüpheli olduğu malumunuzdur.

Gelişmişliğin ve demokratik esnekliğin içinde çelişkili bir konumda yer alan ayrılıkçı hareketlerin varlığı, etnik sorunların çözümünde anayasal-dilsel-kültürel hakların tanınmasının yeterli olmadığına delil teşkil etmektedir. Misal Türkiye’de Pkk’nın oluşması hakkında ileri sürülenler, Diyarbakır Cezaevi, inkar politikaları, dil asimilasyonu gibi olduğu için terörün reaksiyoner bir durum olduğu; tek başına nedensiz sade bir bağımsızlık hevesinden ziyade zorunlu bir tepki hareketi olduğu yönündedir. ETA da Franko döneminde bu tür ajitasyonlarla meşruiyetini sağlamaya çalıştı ancak modern İspanya’da egemenlik uğruna candan geçen bir örgüte evrilerek meşruiyet zeminini bulabildiler. 2011’de açıklanan süresiz ateşkesleri 2006’da bozdukları süresiz ateşkes kararından daha güvenilir değildir. Anlatmak istediğimiz ayrılıkçı hareketlerin en nihai hedefinin egemenlik olduğudur. Egemenlik kavgası; dil ve kimlik hakkı, anayasal tanınma ve tarihi zulümler tarafından beslenir. Türkiye’deki hareket ajitasyonunu, süreç kendini demokratik zeminde aramaya ittikçe, egemenlik kaygısına itecektir. Pkk da bu süreç içerisinde kendisini revize edecek ancak mutlaka meşruiyet alanını egemenlik kaygısına kaydırarak destek toplayacaktır. Egemenlik kaygısı ileri Batı demokrasilerinin ayrılıkçı hareketlerinin yegane dayanağıdır. Verilen tüm haklara rağmen içinde bulundukları devletin nüfusu ve egemen dilinin eninde sonunda kendisine karşı galip geleceğini bilir. Kanada’da nüfusun %25’ini oluşturan Fransız asıllılara verilen Quebec ve ulusal çaptaki haklar bugünün Türkiye’sinde çözüm sürecinin dahi cüret edemeyeceği gayet geniş haklardır. İkidillilik vardır, Quebec’de Fransızca eğitim zorunludur. Bununla beraber Quebec ayrılıkçıları ikidilliliğe karşıdır, yeterli görmezler. Yukarıda belirttiğim gibi ikidillilik en sonunda iş alanında ve entelektüel sahada egemen dil olan İngilizce’ye evrilecektir. Bu noktada azınlık için egemenlerin verdiği tüm haklar anlamsızlaşır. Bu işin -ayrılıkçılıkla mücadele- tarihsel süreci nihayetinde azınlıkların bireysel hak hukuk kavgasından (bir insan Kürtçe okuyamaz mı) kolektif bir egemenlik kavgasına (bir millet kendi okulunu kuracak özerkliğe/bağımsızlığa sahip olamaz mı) evrilecektir. Türkiye’de çözüm sürecinin, çözüleceği ve normalleşeceğiyle, Türkiyelileşmenin var olacağı ayrılıkçılığın biteceği zannedilen sadece birinci merhaledir. Bireysel sorunu çözmek yetmeyecektir, kolektif bir ayrılıkçılık zaten mevcuttur. Egemenlik kavgasıyla beraber diğer bir kolektif kavga ise statüdür. Kürtçülerin çokça kulladığı bu kelime egemenlik kaygısının yarattığı ülke içinde -yukarıda belirttiğim ileri demokrasi durumlarında doğal olarak oluşan- asimile durumuna karşı önlem için anayasada ikinci bir hakim milletin yaratılmasını ister. Quebecliler Kanada’yı İngilizlerle beraber Fransızların kurduğu için devletten onlara diğer eyaletlerden öte bir kurucu unsur statüsü vermesini isterler. Görüldüğü gibi ister iddia edildiği gibi baskıcı bir ulus devlet olsun ister federal bir demokrasi beşiği ülke olsun ayrılıkçılığın sahih istekleri bunlardır. Quebec ayrıca diğer eyaletlere uygulanan medeni hukuk (common law) yerine kendi medeni hukukunu (civil law)kullanmayı talep eder. Bütün eyaletler eşit hukuk ile yönetilirken Quebec bu statüyü yani egemenlik kaygısını Fransız medeni hukuku ile koruyacaktır. Bu Kanadalılaşma’dan uzaklaşmadır. Belirttiğimiz gibi her türlü bireysel hak ve hürriyet etnik azınlığın kolektif bekasını korumakta yetersiz olduğu için Quebec her daim statüsünü diğer eyaletlerden ayrı tutma güdüsünde olacaktır. Yine aynı şekilde Türkiye’de Türklerle beraber egemenlik hakkını paylaşma iddiasındaki Kürt ayrılıkçılarının asıl istekleri bölgesel Kürt homojenliğini korumaktır. Kimliğin Türkiyelileşme içinde eriyip kaybolacağı düşüncesi ile duyacakları egemenlik kaygısı onları aynı Quebec türevi isteklere yöneltecektir, hazırda zaten yöneltmiştir. Ayrıca Kürtlerin komşu Kürtlerle bağını koparmama isteği onları bölgesel özerkliğe tutunma ihtiyacına yöneltecektir. Quebec’in ikidilliliğe verdiği tepki de dikkatle okunması gereken bir meseledir. Tüm Kanada’da Fransızca da resmi dil kabul edilmesine rağmen Quebec yönetimi buna kendi eyaleti dahilinde karşı çıkmaktadır. Bill 101 adlı ünlü kanunu ile Quebec’te Fransızca zorunlu kılınmış, İngilizce yasaklamalara tabii tutulmuştur. Kuzey Amerika’nın tek Fransızca konuşan bölgesi adeta kendi bölgesine yabancı sineğin girişine tahammül etmemektedir. Onun isteği hakim dile karşı statü verilmiş bir eyaletin dilini koruması, ülkenin diğer bölgelerinin aksine farklı bir mevzuatın işletilmesidir. Tüm Kanada’da Fransızca ikinci dil olsun derken Quebec’te İngilizce’yi kısıtlamak… Noam Chomsky; Dil sorunu temelde iktidar sorunudur, der. Türkiye’de de birey hakkı olarak ajite edilen bu mesele Quebec örneğinde görüldüğü gibi bir egemenlik didişmesidir. Ayrıca bu hem Quebeclilerin hem Kürtlerin egemen devlet üzerinden sağladıkları ekonomik çıkarın da kendileri için vazgeçilemez olduğunu göstermektedir. Öyle ki Türkiye’nin her yerine dağılmış Kürt nüfusunun dilini ‘ikidillilik’ ile korumak isterken bölgesel bazda ‘ikidilliliğe’ homojen Kürt nüfusu ve dilin erimemesi adına karşı çıkacağı malumdur. Sonuçta bağımsızlığı göze alamayan ayrılıkçılar da sinsi parazit özerkliğine dönüşmektedir. Bu vermeden alma davranışı çoğu kez Kürtçü tarafların zaten alışkanlığı haline gelen bir durumdur. Son olarak Quebec’teki ‘asimetrik federalizm’ bahsetmek ayrılıkçı hareketlerin egemenlik kaygılarının zemin bulacağı bir başka alanı da aydınlatmak açısından önemlidir. Gerçi yukarıda bahsettiğimiz her bir örnek asimetrik federalizme örnek teşkil etmektedir. Bu kavram özelinde Quebecliler Kanada’nın çokkültürcülük politikasına karşı çıkmaktadır. Öyle ki onlara göre onlar Kanada’nın kurucu halkıyken sonradan gelen göçmenlerle aynı statüye itilmişlerdir. Hatırlar mısınız bilmem ama bu sözler tıpkı mecliste ayrılıkçı milletvekilinin ‘ Bu ülkede Kürtler, Kafkasya’dan Balkanlar’dan gelen göçmenlerle aynı statüde olamaz, haddinizi bileceksiniz’ demişti. Quebecliler ve Kürtler diğer azınlıklarla aynı durumda kalmak istemezler çünkü onların istekleri bireylerin demokratik hakları değil kendi halklarının kolektif çıkarlarıdır. Kanada, Pierre Trudeau başbakanlığında bu ayrılıkçı gerilimi aşmak için çokkültürcülük ve ikidillilik politikalarını uygulamaya koymuş ancak bu durum ters tepmiştir. Hüseyin Kalaycı bu konudaki araştırmasında şöyle diyor: ‘’ Quebecliler, kurucu ulus özelliklerinin zamanla federal hükümetin bilinçli siyasetiyle unutturulup etnik bir azınlığa indirgendiklerine ve Kanada’da Fransızca’nın tarihsel nedenlerle korunması gereken etnik bir dil muamelesi gördüğüne inanmaktadırlar.’’

Tüm bu durumlar bugünün Türkiye’sinde uzak görünen anacak aslında bugün de var olan –ancak konuşulmayan- meselelerdir. Yine Hüseyin Kalaycı’nın makalesindeki ‘’ Kanada gibi demokratik ülkelerin ayrılıkçı taleplerle karşı karşıya olmasından da anlaşılacağı üzere, ayrılıkçılık bir demokrasi ya da adalet sorunu olmaktan çok bir milliyetçilik sorunudur’’. İşte bu noktada Türkiye’de verilecek tüm haklar kolektif bir Kürt ayrılıkçı hareketinin önünü almaya yetmeyecektir. O, bu sefer siyasi hakları masaya koyacak çatışmanın aslı o zaman belirecektir.

Sonuç

Türkiye’deki ayrılıkçı/terör hareketleri ajitasyonunu bireysel haklar üzerinden yapmış ve Türk kamuoyu da bu meseleye odaklandırılmıştır. İleriki dönemlerde de sık sık nüksedecek bu ayrılıkçı krizlere karşı, verilen onca tavize rağmen hükümet kapanmayan bir yaraya aynı merhemi sürmekten vazgeçmeyecek. Hükümet ve medya insanları tarafından, sorunun Kürtlerin egemenlik isteği olduğu hep göz ardı edilecektir. Kürtler ise bunu bireysel hakların devamında her zaman masaya koyacaktır. Türkiye’de 80 öncesi Kürtlerde politik akımlar görece gayet zayıftı. Türkiye’de ideolojinin modernite dönemine 80 öncesi dersek Kürtler 90 sonrası bu modern döneme geçtiler. Türk gençliği ise 80 sonrası ideolojilerin erozyona uğradığı post modern bir döneme geçti. Bu esnada Kürtler solu ve İslamcı sağı işgal ettiler. Önemli yerler tuttular. Ayrıca Doğu’ya iyiden iyiye giren kapital, oradaki feodalizmi zayıflattı görece kentlere bir kayış oldu. Batı’ya göç eden Kürtlerle beraber klasik milliyetçi bir kalburüstü sınıf oluştu. Demem o ki eğer Türkiye’de ayrılıkçılığın bir şah damarı varsa o da her türlü ajitasyon dayanaklarına rağmen kimlik arayışında olan ve egemenlik kavgası güden bu etnik milliyetçi zümredir. Normalleştirilmesi gerek mesele de budur. Bunun için ise o bölgede kalkınmanın arttırılması Batı’da Kürt mahallelerinin kentsel dönüşüme sokulması yani bir post-modern sürecin hızlandırılması gerekmektedir. Bunun nihayetinde ancak ayrılıkçı direnç zayıflatılabilir. Bu çerçevede çözüm yolları üretilebilir. Türkiye’de yükselen ayrılıkçılık bugün kök salmaktadır. Süreç, bölgede Türkiyelileşmenin ibarelerinden uzak, Kürtçü motiflerin sloganların uygulamaların patlamasına neden oldu.

Görüldüğü üzere Türkiye’nin ulus-devlet yapısı, geçmişi bizi her ne kadar azınlıkların bireysel sorunlarının çatışmayı yaratan amil olduğunu düşünmeye sevk ederse de sorun bunlarla beraber ve öncelikle bir egemenlik sorunudur. İktidar ve çevresinin sıkıca sarıldığı bireysel hakların çözümü meselesi aslında adeta anlamsızlaşan çabalardır. Türkiye çıkarını iyi gözetmeli, egemenlik haklarını korumalı ve başka bir milliyetçilik ile aynı ülkede asla bütünlükçü olarak var olamayacağını bilmelidir.

Oğuzhan Bay

 
E-posta : iletisim@turkcudergi.com
Facebook : www.facebook.com/Turkcudergi
Twitter : twitter.com/TurkcuDergi
İletişim : Tahılpazarı Mah. İsmetpaşa Cad. 2.Kantarcılar İşhanı No:52 D.26 Muratpaşa / Antalya
Türkçü dergi e-posta ağına kayıt olun !