Türkçü Dergi, Dergimiz Fikrimizdir!
 
Avrupa'da Ulus Devletlerin Geri Dönüşü/ Oğuzhan Bay Tarih: 08-01-2015

AVRUPA’DA ULUS DEVLETLERİN GERİ DÖNÜŞÜ


Avrupa Birliği’nin varlık sebebi, son küresel kriz sonrası üye ülkeleri arasında – geldiğimiz noktada – ciddi anlamda tartışılır hale geldi. Birlik, ticari kökenli olsa da küreselleşme, Avrupa barışı ve Avrupa kültürünün de(? Ki böyle bir kültürün sınırının Bulgaristan yahud Litvanya’ya nüfuz ettiği tartışılır) savunucusuydu. Soğuk Savaş sonrasında hem Sovyet tehlikesinden kurtulmuş Batı Avrupa’nın “rehavete” girmemesi için( Batı alyansının “sadık” üyesi kimliğinden olası kopma rehaveti ) Doğu Avrupa’nın da entegrasyonu ve rehabilitesi için kurulan “birlik” 2000’li yıllarda altın çağlarını yaşadı. 2008 yılına gelindiğinde büyük kriz Birliği ekonomik olarak vurduğunda bunun sonrasında oluşacak sosyo psikolojik travmalarını kimse tahmin edememişti. İşte o ekranlardaki tahvillerin ve hisse senedlerinin krizinden – tahmin edilemezliğiyle ve non-numerics oluşuyla- daha tehlikeli olan bu travmayı ne kapitalistler ne de sosyalistler pek öngöremedi. Ayrıca piyasa kendi derdine iktisadi açıdan yaklaşırken, yıllardır inşa ettiği sosyal meşruiyet dayanaklarının ileride ne derecede sallantıda olacağını öngöremedi.

Tahmin edilemeyen travma 2014 Avrupa Parlamentosu Seçimlerinde sayılar döküldüğünde, Avrupa’nın üç büyüklerinin ikisinde, Fransa ve Britanya’da aşırı sağ galip gelmiş, sembolizmini borçlu olduğu ülkelerden birinde yani Yunanistan’da ise istemediği ideolojik Ortodoks Marksist bir parti birinci gelmiş ayrıca aşırı sağ üçüncü olmuş, Danimarka’da keza aşırı sağ birinci gelirken, Macaristan’da “Birliği seven uysal Sosyal Demokratlar a.k.a MSZP” ikinciliği aşırı sağcılara yani bizim Amcaoğlu Gabor’a bırakıyordu. Öyle ki “Birliğin Kalpgahı” olan Almanya’da NDP(Naziler) bir tane de olsa parlamenter seçebiliyorlardı. Birlikçilerin, Barosso’nun, Scuhlz’un euronews’in benim kahkahalarıma maruz kalan Fransa ve Britanya hakkındaki “şok olmuş” ve nefret dolu yorumları ise yukarıda belirttiğim travmayı öngörmediklerinden kaynaklandı.

Bu durumu biraz geriye giderek kavramaya çalışalım. II. Dünya Savaşından sonra Müttefikler, I. Dünya Savaşında ittifak devletlerine verdikleri ağır hükümlerin o devletleri intikam hırsına ittiğini ve artık yenilen devletlerin rehabilite edilmesinin gerektiğini düşündüler. Bu yüzden hem Almanya hem de Japonya piyasanın pohpohlanan potansiyel yaramaz çocukları oldular. Savaş sonrası iki ülkenin eğitim sisteminde de milliyetçilik hatta millet mefhumu “cehennemin dibi” olarak gösterildi. Yetişen nesiller bireyci kapitalizmin tüm globalliği ile “şirket toplumu” oldular. Yani bu sosyal mühendislik, ideolojiyi parayla işgal ederek kolektif düşünce hareketlerini bireylerin refahına bölüyordu. Bunun rüşveti oldukça cömertti. Soğuk Savaş döneminde Batı Almanya adeta kapitalist Batı’nın kurumsal propagandasıydı. Doğu Almanya’ya karşı yükselen “long boom” yıllarının şatafatlı gösteri toplumu, kapitalizmin tüm nimetlerini Batı Almanya’da da yükseltti. Var olan Alman sanayii kabiliyetini piyasaya entegre edilmesi ve bir daha Nazi ihtiraslarının olmaması için tüm sosyal mühendislik buraya harcandı. Batı alyansının parlatılan taşı Almanya oldu. Fransa ve İngiltere bu tür rehabilitasyon süreçlerine gerek duyulmayan devletler olarak düşünüldü. Britanya kendine özgü zenginliğini, Fransa gıda sektöründe, turizm ve modada önde giderken renksiz Almanya diğer ikisinin önünde Çin öncesi en büyük üçüncü ekonomiydi –ikincisi diğer mağlup eski emperyalist Japonya idi-.   Tüm bunlarla beraber Sovyet sonrası dönemde Doğu Avrupa’nın ve Güney Avrupa ekonomilerinin paylaşımı meselesinde Avrupa’da aslan payı yine Almanya’daydı. Piyasa, belirli “zone”larda “franchise” ülke hegomonyası sürecini Avrupa’da uygulamak istedi. Tek elde toplanma ve birikim kapitalizmin doğasında vardı. Avrupa’daki dağınık pazarlar iyice işlenmeliydi. Bu noktada Almanya, piyasa kolonisinin Avrupa’daki “franchise” ülkesi oldu.

Gel gelelim gelinen noktada bu sürecin (Almanya’nın küçük ve orta boylu Avrupa ekonomilerini yutma süreci) rehabilitesi olacak Avrupa Birliği kalkınma fonları, Rönesans telmihleri, Grek hümanist felsefesi bu işe yetmedi. İşte bu noktada Avrupa’nın köklü iki devleti Fransa ve İngiltere’de aşırı sağcı partilerin kazanması aslında bir tesadüf olmamalı. İyi okunursa, Alman bankalarının “Blitzkrieg”ine İngiltere ve Fransa gibi köklü geleneklerin karşı çıkmasının çok tabii olduğunu ve Almanların krize düşmüş ülkeleri tamamen kendi ağına çekmesini asla kabullenmeyeceklerini görürüz. Birlik aslında Britanya Fransa ve Almanya arasındaki bir dengeden ortaya çıkmıştı. Bu denge Almanya kantarına eğilerek bozuldu. Bu durumu I. Balkan Harbinde Osmanlı karşıtı ülkelerin, toprak paylaşımında Bulgaristan’ın aslan payını almasına olan itirazlarına benzetiyorum. Britanya bir noktada kendini özerk kılmıştı. Fransa ise Almanya karşısında Kıta Avrupa’sının eşit bir diğer ülkesi imajını veremedi.

Sadece Almanya merkezci ekonomi değil ayrıca Almanya merkezci bir Avrupa hukuku da diğer Avrupa ülkelerinin halkları tarafından itici bulundu. Fransa’da zafer sonrası aşırı sağ parti Front National lideri Le Pen “Halk dışarıdan yönetilmek istemiyor. Oylamadığı yasalara uymak ve seçimle görece gelmeyen Avrupalı bürokratlar tarafından yönetilmek istemiyor.” dedi. Le Pen’in anlatmak istediği çok geniş bir kavram olan “ulusal egemenlik” mefhumunun, ki birliğin en çok ters düştüğü yerdir, basın açıklaması sırasındaki küçük bir savunması aslında. Barosso gibilerinin anlamadığı şey yükselen sağın “ulusal egemenlik” propagandası yapıyor oluşudur. Bu asla bir Nazi propagandası değildir. Makul bir 19. Yüzyıl Avrupa ülkesinin normal durumudur. 20. Yy, özellikle ikinci yarısı, belirli bloklar adına egemenlik haklarının feda edilmesi durumuna sahne oldu. Sovyet sonrasında ise bu durumu korumak için bir “European Dream” yaptılar. Eh, burası Amerika değil. Burada “ulusal egemenlik” ve devlet geleneği vardır. Köklü çıkar çatışmaları vardır. Hayali, İtalyan ve Grek düşünürlerin felsefeleriyle bezeyerek işin başka bir boyutta meşruiyetini sağlamaya çalıştılar. Ancak ekonomik çıkarlar doğrultusunda genişleyen Avrupa Birliği bu tür  -daha önce değindiğim gibi- bu genişlemeye oranla sosyal meşruiyet dayanaklarını pek sağlam tutamadı, ilk krizde çok ciddi bir çökme sürecine girdi. Brüksel’de hala rüya görenler ulusal çıkarların taleplerine “Nazi, Fascist, Anti Semit” diyerek cevap vermeye devam ederler ve asıl meseleyi göremezler ise süreç nihayetine erecek. Avrupa ülkeleri hukuksal anlamda birliğin iç siyasetlerine müdahil olmasına artık tahammülsüz. Aslında Avrupalı milliyetçilerinin demek istediklerini tek cümlede Avusturyalı anti-komünist Jack Lang açıklamış:

- “Evrensellik denilen o görkemli sözcüğün altında tahakküm eğilimleri yatar.”

Birliğin hukuksal problemlerinden biri de göç. Avrupa’da göç, global kapitalizmin merkezileşen piyasasına karşılık merkezileşen bir emek piyasasının varlığından doğdu. Milli devletleri sarsmak için çok etnik unsurlu bir durumu yaratacak göç, piyasanın da desteklediği bir durum haline geldi. Almanya’nın eğitim sisteminde olduğu gibi sokakları, milli takımı, fabrikaları da ” saf ari Alman kanı “ karşıtı propaganda canlı olarak işletildi. Atlantik’in diğer tarafındaki “şube” merkeze benzemesi için göç olmazsa olmazdı. Avrupa’da göç farklı kademelerde işledi. Almanya’da göç, savaş sonrası emek gücü gerekliliğinden doğan ve Alman halkının “ehlileştirilmesi”, yabancı düşmanlığından arındırılması için aslında Yeni Almanya için pek de kötü olmayan bir olaydı. Ancak Sovyet sonrası gelen göç artık işi önü alınamaz bir gettolaşmaya itti. Avrupa’da kendi kültürlerinden kopup gelen, geldikleri yere yabancılaşmış, kendi içinde gettolaşmış topluluklar bir anda o ülkenin emek gücünden önce suç oranının yılmaz rekortmenleri oldular. Bu yerel halkın tepkisini çeken sadece bir durumdu. Halbuki sosyal demokratlar ve diğer merkez partiler aşırı sağcıların tek propagandasının bu olduğunu söylerler. Halbuki bunun bir de emek piyasasında yansıması var. Piyasa, emeği kendi içinde rekabete sokmakla ve onun sendikal örgütlenmesini yıkmakla yetinmeyip, yerel emek piyasasını dışarıdan getirdiği daha ucuz işçi ile darmaduman etti. Tıpkı normal piyasada daha ucuz ürünün dışarıdan gelerek yerel üreticinin dengesini dağıtarak onu saf dışı bırakması gibi. Yani piyasa emeği de globalizasyona sokarak onun değerini azaltmak istiyor. Çin’deki emek gücünün Avrupa’ya taşındığını ve oluşacak kaosu düşünün. Bu ekstrem örneğin sadece biraz düşük tansiyonlusu geçen on yıllarda tekrar tekrar yaşandı ve hep yerel emek değeri düştü.Gel gelelim ultra zeka Avrupa sosyal demokratları bunu göremiyorlar. Sürekli aşırı sağcı partilere “ırkçı, faşist, vb” suçlamaları atıyorlar. Halbuki asıl suçlu içlerinde bulundukları birlik ve onun piyasası. Çin ile ilgili verdiğim örnek gerçekleşseydi bütün yerel işçiler, göçmelere karşı milliyetçilerin yanında saf tutacaktı. Marksistler de millet mefhumunu çok basite alıyorlar ve yükselen hareketin kriz sonrası basit bir nefret olduğunu düşünüyorlar. Hakim oldukları emek konusunda bu şekilde yaklaşabilirler ise işte o zaman Le Pen’e, Gabor’a, Farage’a, hak vereceklerdir.

Sonuç olarak diyebilirim ki bütün bu olanlarda bir “ulusal egemenlik” krizi yatmaktadır. Yunanistan’ından Finlandiya’sına kadar bütün birlik üyeleri ekonomisinden, hukuksal alanına, emek piyasasından, vergilendirme politikalarına kadar bütün meselelere Brüksel’deki “ne idiğü belirsiz” ( Le Pen’in dediği gibi “seçimle görece gelmeyen Avrupalı bürokratlar tarafından yönetilmek istemiyor “) küreselcilerin burnunu sokmasına karşı bir başkaldırmadır.

Oğuzhan BAY

 
E-posta : iletisim@turkcudergi.com
Facebook : www.facebook.com/Turkcudergi
Twitter : twitter.com/TurkcuDergi
İletişim : Tahılpazarı Mah. İsmetpaşa Cad. 2.Kantarcılar İşhanı No:52 D.26 Muratpaşa / Antalya
Türkçü dergi e-posta ağına kayıt olun !